Seçili Fragman

25 Ocak 2012 Çarşamba

Berlinli Ayhan Kaplan

Ata Demirer'in son filmi Berlin Kaplanı'nın Kanyon Cinebonus Sinemaları'nda yapılan galasına bende katıldım. Bir çok ünlü isimle beraber kompleksin en büyük ve en güzel salonunda izlediğimiz bu film, aynı Eyyvah Eyvah serisi gibi bir kahkaha şöleni. Gala notlarını bir başka yazıya bırakarak, tüm Türkiye'de herkesten önce izlediğim bu filmi yine herkesten önce yazıyorum burada..
                  
Eyyvah Eyvah 2 ile çıtayı iyice yükselten Ata Demirer için zorlu bir sınavdı Berlin Kaplanı. Çünkü geçen yılın en başarılı filmine imza atan komedyen, beklentileri de iyice yukarı taşımıştı. Geçen ay Berlin Kaplanı'nın fragmanını izlediğimde maalesef o elektriği alamamıştım. Negatif bir yaklaşım ile iyi bir komedi olacağını düşünmüyordum. Nitekim salona girerken arkadaşım Arzu ile durumu irdelemiş, beklentimi en alt seviyede tutarak koltuklarımıza geçmiştik.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Ejderha Dövmeli Kız (US Versiyon)


Ben bu kitap okuma ve filmini izleme işini iyice çözdüm. Bundan sonra filmini izlemeyi düşündüğüm kitabı sadece yarım olarak okuyacağım, filmi izledikten sonra da kitabı bitireceğim. Nitekim Bir Gün / One Day filminde bu taktik başarı ile sonuçlanmıştı. Şimdi Ejderha Dövmeli Kız / The Girl With The Dragon Tattoo içinde aynısını yapıyorum.

Steig Larsson'un çok satan Ejderha Dövmeli Kız romanı daha Türkiye'de basılmadan önce arkadaşım DJ Arzu bahsetmişti uzun uzun. Bir kitap hakkında bu kadar olumlu bir eleştiri dinlememiştim kendisinden daha önce. Ben orjinalini alana kadar zaten Türkçesi raflarda yerini almıştı. Hemen satın aldım kitabı.. Büyük bir heves ve merakla okumaya başlamıştım ama tam yarısındayken ne olduysa kitabı kaldırdım ve bir daha devam etmedim. O sırada üçlemenin diğer kitapları çıktı, onları da aldım ve yerleştirdim kitaplığıma. Bu sırada İsveç yapımı filmler sırayla vizyona girdi, izlemedim. Çünkü Amerikan versiyonunu David Fincher yönetecekti ve ben, bu film tamamlanana kadar Ejderha Dövmeli Kız'a bir mola vermiştim.                       

9 Ocak 2012 Pazartesi

Arzu Çağlan ile Filmler Hakkında

Soğuk ve puslu bir İstanbul günü daha.. Dışarıda yağmur resmen bardaktan boşalıyor (yandaki fotoğrafın aksine) ve bu havaya rağmen Arzu ile artık gelenekselleşmiş diyebileceğim buluşmamıza doğru gidiyorum. Her buluşmamızda ana konumuz filmler ve diziler oluyor. Daha sonra gezi / seyahat, güncel olaylar, vs. şeklinde dallanıp budaklanıyor ve anlamadan saatler geçiyor. Arzu'yu tanıyanlar bilir; sohbette kahkaha ve pozitif enerji eksik olmuyor. Hatta Amerika'dan döndüğümde gittiğimiz kebapçıda biraz daha kalsaydık muhtemelen son temizliğini falan biz yapacaktık. Artık garson arkadaşları fazla bekletmeyelim, ayıp olmasın deyip kalkmıştık. Ortak nokta da çok olunca, feci koyu oluyor muhabbet ve makara. 

30 Aralık 2011 Cuma

Mutlu Yıllar

Son bir kaç senedir Hollywood tarafından önümüze sunulan, bol yıldız oyunculu romantik komedilere artık alıştık. Konu her zaman aynı; hayatları bir şekilde kesişen, bir grup insanın kısa hikayeleri. İşte bu türün son örneği Yılbaşı Gecesi / New Year's Eve tam da 2012'ye girmemize 2 gün kala ülkemizde vizyona girdi.

İki sene önce Sevgililer Günü / Valentine's Day filmini önümüze sunan ekip bu sefer yılbaşı merkezli bir film ile karşımıza çıkıyorlar. Senarist bir kez daha Katherine Fugate. Yönetmen koltuğunda yine, filmografisi komedi ve romantik-komedi filmlerden oluşan Garry Marshall oturuyor. Özel Bir Kadın / Pretty Woman ile türün önemli yönetmenleri arasına giren Garry Marshall, maalesef aynı başarıyı yıllar geçtikçe yakalayamıyor. 2000'lerin başında Julia Roberts ile Richard Gere'yi tekrar buluşturması da pek işe yaramamıştı. Özellikle popüler oyuncuların isimleri ile bir yerlere gelmeye çalışan filmleri 'çerezlik' dediğimiz Hollywood romantik komedilerinin başını çekiyor. 2010 yılında izlediğimiz Sevgililer Günü'de aynı böyle bir filmdi. Onlarca Hollywood yıldızı, basit ve kısa hikayeciklerin içerisinde kaybolup gidiyordu. 
                        

24 Aralık 2011 Cumartesi

Görevimiz Çok Tehlikeli


Görevimiz Tehlike'nin 70'li yılların unutulmaz dizilerinden olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. 1996 yılında Brian De Palma'nın yönetiminde beyazperdeye transfer olan dizi, başrole Tom Cruise'u taşımıştı. Zekice yazılmış senaryosu ile dikkat çeken film, görsel olarak da göz dolduruyordu. İlk filmden 4 yıl sonra daha fazla aksiyon sahneleri ile kendinden söz ettiren John Woo yönetimindeki 2. film, bundan da 6 sene sonra Ethan Hunt'ın daha insancıl yönlerine ve aile yapısına yönelen ama yine aksiyonu bol J.J. Abrams'ın yönettiği 3. film vizyona girdi. İlerleyen yaşına rağmen görüntüsünde pek bir değişiklik olmayan Tom Cruise, bu seri ile özdeşleşti resmen. Bir yandan başrolde yer alırken, diğer yandan tüm serinin yapımcılığını da üstlendi. Ve her seferinde Paramount Pictures'ın kasalarını doldurmayı becerdi.

20 Aralık 2011 Salı

Sherlock Holmes ile 2. Randevu


2009 yılında vizyona giren, Guy Ritchie'nin yönettiği Sherlock Holmes filmi eleştirmenlerce beğenilmiş bir uyarlamaydı. Daha önce de beyazperdede boy göstermiş olan ünlü dedektifin bu son macerası izleyicilerden de büyük ilgi görünce devam filminin çekilmesi kaçınılmaz olmuştu. Nitekim daha film vizyondayken hazırlıklar başlamıştı bile. Nihayet ilk filmden tam iki sene sonra, James Bond'un esin kaynağı olan bu dedektifin yeni filmi Sherlock Holmes: Gölge Oyunları gösterime girdi.

Sherlock Holmes'un orjinal hikayeleri her ne kadar ülkemizde fazla popüler olmasa da bu sefer önümüzde sadık bir uyarlama duruyor. Bu filmde baş kötü olarak Holmes'un hikayelerdeki can düşmanı Profesör Moriarty ete kemiğe bürünüyor. Aslında ilk filmden bağımsız bir hikaye olmasına rağmen küçük detaylar ilk filmin kaldığı yerden devam ediyor. Dr. Watson'un düğünü ve Holmes'un Irene Adler ile ilişkisi önceki filmden miras niteliğinde. Ama bu sefer asıl kız Rachel McAdams (Irene Adler) değil maalesef. Onun yerine orjinal Ejderha Dövmeli Kız olan Noomi Rapace, Falcı Simza karakteri ile rol çalıyor.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Hugo - Scorsese'nin Sihirli 3D Dünyası

 
Vizyondaki Hugo 3D filmine gitmeye karar verirseniz, eğer size söylenmesi gereken ilk cümle; Martin Scorsese'nin 3 boyutlu sihirli dünyasına hoşgeldiniz.. olmalı bence.  Zaten filmin başladığı ilk dakikadan itibaren bunu hissedeceksiniz...

Hugo hakkında yazmadan önce kısaca Martin Scorsese'den bahsetmek istiyorum. Defalarca aday olduktan sonra 2007 yılında, nihayet hakettiği Oscar'a Köstebek / The Departed filmi ile ulaşan Martin Scorsese, onlarca filmin gerek kamera önünde gerekse arkasında bulunmuş bir duayen. Özellikle yönetmenlik denilince alka gelen ilk ustalardan. 1970'li yıllarda Alice Doesn't Live Here Anymore ve herkesin bildiği kült film Taxi Driver ile dikkat çeken yönetmen tam 6 kez aday olduğu oscar töreninden sadece bir defa heykelcikle döndü. Hemen hemen her dönem çektiği gerek kısa, gerek uzun metraj filmleri, belgeselleri ile dikkat çektiği bir gerçek. Ben, şahsen büyük bir Martin Scorsese hayranıyım ve eserlerinin çoğunu izlemiş biriyim. En son vizyona giren uzun metraj filmi Shutter Island / Zindan Adası'nı izledikten sonra bir kez daha büyülenmiş ve bir sonraki projesini dört gözle bekler olmuştum. Yeni filmi Hugo'yu 3 boyutlu çekeceği açıklandığı zaman daha da meraklanmıştım. 

2 Aralık 2011 Cuma

Dede ve Torunun Hikayesi

Çağan Irmak, Türk Sineması'nda kendine belli bir yer edinmiş yönetmenlerden biri şüphesiz. Gişe olarakta inişli çıkışlı bir grafiğe imza atıyor. Ama şu bir gerçek ki Türk seyircinin nabzını tutmayı iyi biliyor. Bugüne kadar aile dramalarından komediye, gerilimden fantastik filmlere kadar renkli bir yelpazeye sahip olan yönetmenin son filmi Dedemin İnsanları, komedi ile dramın harmanlandığı bir aile filmi.

Film, Ege'nin küçük bir sahil kasabasında geçiyor. Olaylar 10 yaşındaki Ozan'ın gözünden anlatılıyor. Ozan'ın dedesi Mehmet Bey, zamanında ailesi ile birlikte Girit'ten Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmıştır. Bu yüzden "gavur" denilerek dışlanmaktan korkan Ozan, "Biz Türk'üz!" diyerek ailesine ve dedesine kafa tutuyor.  Etrafta belli bir saygınlığı olmasına rağmen azınlıklardan kabul edilen Mehmet Bey ise torunu Ozan'a durumu elinden geldiğince izah etmeye çalışıyor film boyunca.
               

American Channels vs. Türkiye Kanalları

Çok ilginç bir milletiz vesselam. Neden mi? TV başında geçirdiğimiz süre ortalama 5 saat çünkü. Az buz bir süre değil bu 5 saat. Ayda 150 saat, yılda 1800 saat eder. Yani 1 yılda biz yaklaşık 75 günlük bir dönemimizi TV karşısında geçiriyoruz. Boşa harcanan vakit yani. Uzmanlara göre günde 2 saatten fazla TV karşısında olmak çeşitli hastalıklara yol açıyor. Başta da obezite.. Bakınız: Amerika, ve obezite konusunda Amerika ile yarışacak hale gelmiş Türkiye.
                   
Neyse sağlık boyutunu bir kenara bıraktım neden bu kadar çok TV izliyoruz diye ufak bir araştırma yaptım. Benim yorumum ile, Amerika ile karşılaştırılmalı sonuçlar şu şekilde:

24 Kasım 2011 Perşembe

Amerika '11 Günlüklerim


Ve bir kez daha Amerika yollarına düştüm.. Ama bu sefer bir değişiklik yapıp gezi notlarımı gün gün paylaşacağım. Çünkü herkesin gittiği New York, Los Angeles, Miami, vs gibi bilindik büyük şehirler yerine araba kiralayıp kuzey eyaletlerinden bir kısmını geziyorum. Gün kısıtlı olduğu için rotayı da maalesef kısa tutmak zorunda kaldım. Başlangıç noktam Wisconsin eyaletinin La Crosse şehri, gideceğim en uzak nokta ise South Dakota eyaletinde Mt. Rushmore.. Hani o ABD başkanlarının suratlarının bulunduğu büyük dağ.